Gençlik toplumun en dinamik, öğrenmeye ve dolayısıyla gelişmeye en açık, toplum aleyhine içeriden ve dışarıdan her türlü saldırıya karşı özsavunma yapmaya, isyan etmeye meyilli olan kesimdir. Dolayısıyla, toplum karşıtları için ciddi bir tehlike potansiyeli oluşturan ve pratik olarak da toplumun öncü gücüdür.

Öncelikle kültürün genel bir tanımıyla başlamak yararlı olabilir. Çok çeşitli tanımlar yapılmaktadır. İnsanın kendisinden doğaya kattığı her şey kültür olarak tanımlanmaktadır. Çokça dillendirilen bu tanımın önemli bir eksikliği vardır. İnsanın doğadan almadan, direkt kendisinden doğaya kattığı ne olduğu sorulabilir. ‘Metafizik’ dışında verilecek bir yanıt yoktur.Almadan vermek doğaya özgüdür. İnsan her şeyini doğadan alır, soyutlama gücüyle yoğurur, yeniden ve sentezleyerek doğaya geri verir.

Bu işin teorisi ile uğraşanların yüzün üzerinde kültür tanımı yapmış olmalarına rağmen, halen de ‘tamam, bu tanım kültürü tam olarak ifade ediyor!’ diyebileceğimiz bir tanım geliştirilebilmiş değildir. Kuşkusuz yapılan tanımların hemen hepsi belli yönleriyle kültürü ifade ederler. Buna karşın en geniş ve özü en iyi ifade edentanım Önder APO’nun geliştirmiş olduğu tanımdır:

Kültürü insan toplumunun tarihsel süreç içinde oluşturduğu tüm yapısallıklar ve anlamlılıklar bütünü olarak genel bir tanıma kavuşturabiliriz. Yapısallıkları dönüşüme açık kurumların bütünü, anlamlılıkları ise dönüşen kurumların zenginleşen ve çeşitlenen eşgüdümlü anlamlılık düzeyi veya içeriği olarak tanımlamak mümkündür…

Kültürün dar anlamda tanımı da oldukça sık kullanılmaktadır. Burada kültür daha çok anlam, içerik, yapının yasası ve canlılığı olarak belirlenmeye çalışılmaktadır. Toplum söz konusu olduğunda, dar anlamda kültürü toplumun anlam dünyası, ahlâk yasası, zihniyeti, sanatı ve bilimi olarak tanımlıyoruz. Politik, ekonomik ve sosyal kurumlar bu dar anlamla bütünleştirilerek geniş anlamda genel kültür tanımına geçilir

İnsan salt maddi bir varlık değil, manevi yanı başat olan bir varlıktır. Bilebildiğimiz kadarıyla doğada insan dışında anlamlılık diye bir arayış ya da kavramlaşma yoktur. Buna ihtiyaç duyulduğunu da sanmıyoruz. Yine bilinebildiği kadarıyla, mikro kozmos olarak insanın yaşadığı, duyumsadığı, gördüğü ve duyduğu her şeyi anlamlandırmak, anlamla zenginleştirmek ve güzelleştirmek gücünü gösteren tek varlık olduğu sanılmaktadır. Bu çerçevede anlamlılık insanda gerçekleşmekte, insanla mümkün olabilmektedir.

Kültürü insan yaratımı, toplumsallaşmış insan emeğinin yaratımı olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Yapısallıklar toplum yaşamını mümkün kılan tüm sosyal, siyasal, ekonomik, etnik, dinsel vb. kurumlaşmalar bütünüdür. Bu yapısallıkları içeriksiz, maneviyatsız yani metafiziksiz olarak düşünmek mümkün değildir. Yapısallıklara ruh katan, anlam veren inanç, sanat, estetik vb. metafizik olgular da anlamlılıklar bütünü olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla kültür ne tek başına yapısallıklar, yani kurumlaşmalar; ne de tek başına anlamlılıklar, yani içerik, inanç, sanat, estetik vb. olarak tanımlanabilir. Biri olmadan diğerinin anlam bulması, dahası oluşması bile mümkün görülmemektedir. Anlamlılığını yitirmiş kurumsallıklar başkalarının üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulanacakları nesneler yığını olarak değerlendirilebilir. Yapısallık kazanamamış anlamlılıklar da toplumsal tarihte çokça görülen güzel düşünceler yığını olmaktan kurtulamazlar.

Kültür için yapılan tanımların çokluğu, farklı toplumsal grupların kültürü kendi çıkarlarına uygun olarak tanımladıkları anlamına gelir. İşin özüne bakıldığında halkların-toplumların yaşam tarzını, varlıklarını devam ettirmelerini, yenilemelerini,geliştirmelerini sağlayan kültür ile buna karşıtlık temelinde oluşan egemen sistemi meşrulaştıran, güçlendiren ve yeniden üretilmesini sağlayan kültür olarak iki ana başlık altında toplamak mümkündür.

Bu genel çerçeveden değerlendirildiğinde ise, herhangi bir toplumun, bir ideolojik grubun ya da alternatif bir çıkışın varlığını devam ettirebilmesi, kendini topluma mal etmesi ve başarılı olabilmesi için yeni bir gelenekler bütünü yaratması, kendini toplumsal bir kültüre dönüştürmesi gerekir. Reddedilen hastalıklı kültürel -kültürsüzlük demek daha doğru olabilir- formasyonla arasındaki ayırımı kalın çizgilerle netleştirmesi, farkını toplumsal direnişle yarattığı yeni kültürel formasyonla belirginleştirmesi zorunludur. Bu yolla ancako toplum, o ideolojik grup ya daçıkış kendisine ait bir toplumsal kişilik ve kimlik haline gelebilir. Aksi halde iddiası ne denli büyük ve güçlü olursa olsun, var olana eklemlenmekten, hatta var olan tarafından yutulmaktan kurtulamaz. Kültürü toplumların varlık koşulu olarak değerlendirirsek -ki öyledir-, kendisi olmanın, bu anlamda toplumsal varlık olmanın yolu kendine özgü bir kişilik ve kimlik yaratmaktan, yani kendi kültürleşmesini sağlamaktan geçmektedir.

Kapitalizm Kültür Karşıtlığıdır

Toplumsallaşma ile kültürleşme olmazsa olmaz biçimde birbirine bağlıdır. Biri olmadan diğerinin varlığından söz edilemez. Toplumsallıktan kopuk, toplumsallığa karşıt bir kültürden, kültürleşmeden söz edilemez. İnsan toplumunun tarih boyunca oluşturduğu yapısallıklar ve anlamlılıklar bütünü olarak tanımlanan kültür, aynı zamanda toplum, toplumsallık tanımıyla da eşanlamlıdır. Toplum, bireylerin rastgele bir araya gelişleriyle oluşan matematiksel bir toplam ya da yığın;toplumsallaşma da bir yığınlaşma değildir. Bir anavatan üzerinde yaşanan ortak tarihi süreç içinde oluşan ve kültürel birlikte ifadesini bulan ruhsal şekillenme (ortak sevinç ve üzüntüleri) birliği, yani benzer zihinsel formasyonlarıolan insan kümeleri toplum olarak anlamlandırılmaktadır. Yani toplum ve kültür ortak bir mekân ve zamanın ürünüdür.

Kapitalizm ise hegemonik iktidar sistemini korumak ve yaygınlaştırabilmek için toplumu atomlarına kadar parçalamak, dağıtmak zorundadır. Başka türlü hegemonik egemenliğini sürdürmesi mümkün değildir. Toplumu parçalamak, dağıtmak için her yol ve yöntemi geliştiren kapitalist modernite, tam bir toplum karşıtlığıdır. Temel mayası olan ahlaki ve politik dokusu yok edilmeden hiçbir toplum uzun süre egemenlik altında tutulamaz. Kapitalizm ise tüm toplumsal yaşamın her anı ve alanını işgal ettiği hukukuyla ahlaki dokusunu, özyönetim hak ve mekanizmalarını gasp ederek politik dokusunu, maddi ve manevi üretimden kopararak toplumun ekonomik dokusunu yok etmeye çalışır. Dolayısıyla tam bir toplum karşıtlığı sistemi, toplumkırım sistemidir.

Kapitalizm Bu işlevlerini yerine getirebilmek için toplumun sırtına yüklediği bir kambur olarak orta sınıfı, sivil ve askeri bürokrasisi, mahkemeleri, cezaevleri, okulları, üniversiteleri, özel savaş merkezleri ve ideolojik hegemonya aracı medyası ve popüler kültür endüstrisiyle topluma karşı tam bir savaş mekanizması olarak örgütlenmiştir. Bu sistemin koçbaşı ulus devletin “modern Leviathan” olarak adlandırılması da bu niteliklerinden ötürüdür.

Kapitalizmin toplum karşıtlığı,esas olarakulus devlet ve endüstriyalizmle birlikte kültür karşıtlığı biçiminde somutlaşmaktadır. Kapitalist özel savaş merkezleri kapitalizmin toplum ve kültür karşıtlığını gizleyebilmek için ‘kapitalist toplum, kapitalist kültür kavramlarını’ bilerek ve isteyerek kullanmaktadırlar. Bu tam bir çarpıtmadır. Kapitalizm toplum değil toplum karşıtlığı olduğu oranda kültür değil kültür karşıtlığıdır da.

Sınıflı, Devletli uygarlığın doğuşundan günümüzekadar toplum ile egemenler arasında ideolojik, politik ve kültürel mücadele kesintisiz bir biçimde süregelmiştir. Bu mücadelenin toplumsal kültür aleyhine en çok derinleştiği süreç kapitalist modernite sürecidir. Kapitalist modernitenin büyümesi, derinleşmesi ve yaygınlaşmasıyla birlikte sermaye ve iktidar tekelleri çeşitli araç ve biçimlerde kültürü de hakimiyetleri altına alarak üretimini, içeriğini, ifade biçimi ve rollerini de değiştirmişlerdir. Kapitalist modernite, toplumun kültürel üretim yeteneği ve yöntemlerini gasp ederek yerine merkezi, tekelleşmiş ve endüstrileştirilmiş üretim yöntemlerini geçirmiş; içeriğine bireycilik, bencillik, tüketicilik,belleksizlik,hazcılık ve eğlence ile zaman öldürmeyi yedirerek kendisini hâkim kılmıştır. Devasa ölçeklerde gelişen kitle iletişim araçları ve medya da bu kültürün üretildiği ve pazarlandığı temel alan haline getirilmiştir. Başta küresel medya tekelleri olmak üzere kültür endüstrisini oluşturan tekeller ‘halk adına halk için’ kültürün -kültürsüzlüğün- üreticisi haline gelmişlerdir.

Toplum ve kültür karşıtı bu yönelimlerin temelinde toplumların, halkların kendi kültürlerini oluşturması ve sürdürmesi yeteneği, hak ve göreviningasp edilmesi vardır. Beğeni ve tercihleri, kabul ve ret, güzel ve çirkin, iyi ve kötü ölçülerini üretme olanakları toplumların elinden alınmaktadır. Bunun yerini önce ulus-devletler, sonra uluslararası ve giderek uluslar üstü tekellerin geliştirdikleri ölçüler almaktadır. Beğeniler ve tercihler bunların biçimlendirdiği kültüre ve onun ürünlerine odaklandırılmaktadır. Toplumlar artık kültür üreten konumundan çıkarılmakta, kültür satın alan ve tüketen bir konuma itilmektedir. Satın alınan ‘kültür’ ise, kültür endüstrisi tarafından sistemin mantığına ve çıkarına göre tasarlanarak üretilen;yani, sistemin her gün, her saat kendisini yeniden ürettiği kültür -siz bunu kültürsüzlük olarak okuyun- olmaktadır.

Popüler Kültür Toplumların Varlık Koşullarına Saldırıdır

Büyük toplumsal yarılmanın en açık göstergesi olarak yaşanan devletli sistem ve onun kültürü ile onunla mücadele içinde olan toplumun komünal demokratik kültürü çatışması kapitalist moderniteye kadar belli bir denge içinde süregelmiştir.Sınıflı, devletli, hegemonik ve cinsiyetçi uygarlığın kapitalist modernite aşamasında kültürel parçalanmave çatışma, toplum aleyhine toplumkırım düzeyine varmıştır. Artık toplumun tümünün ortak malı olan bir kültürden söz etmek mümkün değildir. Kapitalist modernite koşullarında toplumun ahlaki-politik dokusu ve ekonomik yapısına karşı geliştirilen saldırı, giderek toplumun tüm kutsallıklarını kapsamına alarak genişlemiş, toplumkırım boyutlarına ulaştırılmıştır. Burada artık toplumdan çok toplum olmaktan çıkış söz konusudur. Bu amacı gerçekleştirmede kapitalizmin başvurduğu araçların başında ise popüler kültür gelmektedir.

Kendi kültürünü üretme ve yeniden üretme -güncelleme- olanakları gasp edilentoplumun toplum olma özelliği ortadan kaldırılmış demektir. Bu duruma düşürülmüş toplumlar ‘kitle toplumu’, ‘yığın’ ya da ‘sürü toplum’ kavramları ile tanımlanmaktadır. Yaşam tarzı demek olan kültürünü üretme yeteneği ve gücü egemenler tarafından gasp edilerek yok edilmiş,kar ve iktidar amacıyla yeniden üretilen kültürün tüketicisi haline getirilmiş toplumu anlatan bu kavramlar daha da çoğaltılabilir. Ama işin özü kendisi olmaktan, toplumsallıktan çıkma durumudur. Popüler kültür kavramı da toplum olmaktan çıkmış bu kitleye pazarlanan kültürü anlatmaktadır.

Kapitalist modernist sistemde tüm maddi ve manevi değerler pazara sürülerekmeta haline getirilir.Bu değerlerne denli hızlı tüketilirse kâr, sermaye ve iktidar olanakları da o kadar büyür. Bu yüzden tüketimin hızlandırılması ve yoğunlaştırılması zorunludur. Hiç gerekmediği halde bir malı zorunlu ihtiyaç gibi göstermek sistemin, kapitalist pazarlamacılığıntemel üstünlüklerindendir. Tüketim olmadan sistemin yaşaması mümkün değildir. Bu özelliklere sahip sistemin kültüre ve kültürel ürünlere yaklaşımı da kültürü özünden ve içeriğinden boşaltmakve sistemin meşruiyetini sağlama aracı haline getirmektemelinde olacaktır.

Kültürün ve kültürel ürünlerin temel özelliği kalıcılıktır. Bir özelliğin kültürleşmesi toplumsallaşması ile mümkündür. Bu da kalıcılığı gerektirir. Kültürel ürünler ve bunlar üzerinden taşırılan toplumsal değerler kalıcı olduğundan, tüketimi çok zaman alır. Bu da azami kâr ve iktidarın azalması demektir. Kapitalizm sürekli ve daha çok tükettirerek biriktirmek mantığı üzerine inşa edildiği için kalıcılığa düşmandır. Kalıcı olması gereken tek toplumsal faaliyet tüketmek, tüketmek ve yine tüketmektir. Bu nedenlede her şeyi, her değeri mümkün olan en kısa sürede ve azami miktarda tükettirmektir.

Kültürel değerler toplumsal emeğin sonucu olduğundan toplum tarafından titizlikle korunur. Kapitalist modernist sistemin oluşum mantığında ise başta kültür olmak üzere tümmaddi ve manevi değerlerin ayrım yapılmadan pazara sürülebilmesi, yani metalaştırılmasıvardır. Bunun için de toplumun kendi emeğine ve emeğinin sonucu olarak yarattığı değerlere yabancılaşması, bu değerlerin “satılabilir” olduğu düşüncesine ikna edilmesigerekir. Bunun da adı toplum olmaktan çıkmaktır. Üretimden kopana, ürettiğine yabancılaşana toplum demek zorlama olur. Toplum üretmek, yeni değerler yaratmak temelinde işleyen canlı bir organizmadır. Bu organizma ihtiyaçtan fazlasını üreten bir özelliğe sahiptir. Kültürleşme de bu özellikle gerçekleşmektedir. Toplumsal üretim fazlalığı eşitsizliği ve sömürüyü değil, toplumsal zenginliği artırır. Kapitalistlerise toplumsallığı dağıtabildiği oranda her değeri alım satım konusu yapabileceklerini, toplumsal işleyişi tüketim lehine çevirerek sonuç alabileceklerini deneyimleriyle iyi bilmektedirler.

Kapitalist sistem açısından alım-satım esas olduğu için tüm değerlerin pazara sürülecek, alınıp satılacak derekeye düşürülmesi; bunu için de tüm kutsallığından, maneviyatından soyundurulması zorunludur. Kutsal ve değerli olan şey alınıp satılamayacağına göre yapılması gereken onu insan bilincinde değersizleştirmektir.

Kapitalist pazarlamacılık, kültürü popülerleştirerek satma konusunda uzmanlaşmıştır. Kültürel değerler tüm insanlığaait oldukları için, satışa sürüldüğünde tüm insanlığında hedef alıcı kitlesi olması doğaldır. Kültür insanı manevi olarak beslediğinden pazara sürüldüğünde alıcısıbol olur. Toplumsal kültürün, kültürel değerlerin tüm insanlığın malı olması ile insanı manevi yönden besleme özellikleri sistem tarafından istismar edilerek pazara düşürülür. Yani popüler kültür haline getirilir.”Toplum toptan metalaşmaktadır. Alım satım konusu olmayan hiçbir değer kalmamıştır. Kutsallık, tarih, kültür, doğa, her şey metalaşıyor. Bu gerçeklik de toplumsal kanserleşmedir ve kaosa götürür.”

Tam dabu nedenlerle kapitalist modernite sürecinde toplumdan çok yığından, toplumsallaşmaktan çok kitleleşmekten-yığınlaşmak- söz edilmektedir. Yığın ise kendisi için maddi ve manevi üretim yapamayan tüketici toplum demektir.

Popüler kültür kavramının kökü People (halk) kelimesinden gelir. Yani halk kültürü demektir. Buradan hareketle ”halk kültürünün nesine karşı çıkılıyor?” gibi bir soru sorulabilir. Burada sözü edilen ‘kültür’ toplumların binlerce yıllık tarihi süreç içinde büyük emekle, acıları, sevinçleri, zorlukları ve hoşluklarıyla oluşturdukları toplumsal kültür değildir. Toplumun kendisini yeniden üretmesini, bu anlamda sürekliliğini sağlayan otantik kültür değil söz konusu olan. Tersine, bu kültüre düşmanlık temelinde gelişerek onu içeriğinden, toplumsallığından boşaltarak kapitalist hegemonik sistemin, kapitalist modernitenin kendisini üretmesine ve egemen kılmasına hizmet eden, pazara düşürülmüş kültürsüzlüktür söz konusu olan. Yani geniş kitlelerin tükettiği kültürdür.

Bu çerçevede bozulmaya uğratılmamış, içeriği ve biçimiyle oynanmamış hiçbir toplumsal-kültürel değer bırakılmamıştır. Popüler kültür kapitalist modernist sistemin, onun sanat ve medya sektörü, ideolojik kurumları, düşünce kuruluşları, algı oluşturma ve yönetme ile özel savaş merkezleri tarafından sermaye ve iktidar tekellerinin zihni, duygusal ve sosyal ölçülerini hâkim kılmak üzere üretilen kültürdür. Dolayısıyla halkla, toplumla varoluşsal bir bağı kalmamıştır.

Halk kültürü yerelliğini, özgünlüğünü, otantikliğini koruduğu ölçüde halkın olarak kalmaktadır. Popüler kültür ise ‘kültür endüstrisi tarafından üretilen ürünlerin yaygın kullanımı’ anlamına gelmekte; dolayısıyla, kapitalist modernitenin iktidar ve pazarının bir parçası haline getirilmiş olup ona hizmet etmektedir. Popüler kültür kavramı modernite tarafından dönüşüme, bozunuma uğratılmıştır. Böylece halk kültürü demek olan popüler kültür kavramı ait olduğu toplumdan gasp edilerek, kâr ve iktidar amacıyla üretilen ve satılan bir metayadönüştürülmüştür. Popüler kültür esas olarak egemen sistemin kendini yeniden üretmesi amacıyla üretilen kültür olmaktadır.

Popüler kültür sermaye tekellerinin azami kâr elde etmek ve pazarını genişletmek, ideolojik olarak da toplum üzerinde egemenliğini yeniden inşa etmek, yeniden kurgulamak amacıyla sürdürdüğü planlı çabaların ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu amaç için son derece güçlü mekanizmalar oluşturmuştur. Popüler kültür oldukça kârlı bir sektör ve sistemin ayakta kalmasında etkili bir araçtır. Bu sektörle sistemin zihniyet ve duygu dünyası, davranış ve ilişki kalıpları, algı ve algı yönetimiher gün, her saat yeniden üretilmektedir. Bireycilik, bencillik, rekabet, karamsarlık, belleksizlik, kadercilik, hazcılıkve cinsiyetçilik gibi sağlıklı toplumsallığı kemiren kişilik özellikleri ve davranış kalıpları yeniden ve yeniden üretilmektedir. Toplumun ahlaki ve politik özden soyutlanması, sistemin zihinsel kalıplarına hapsedilmesi en çok da popüler kültür üzerinden gerçekleştirilmektedir.

Kültürün endüstriyel üretimi olanakları ve çağdaş kitle iletişim araçları kullanılarak yerel kültürler işgal edilmiş, saflığı bozulmuş, özünden uzaklaştırılmıştır. Halkların yaşamıyla bütünleşmiş maddi ve manevi kültür değerleri ya ortadan kaldırılmış, ya ilkellik ve gerilikle suçlanarak marjinal duruma düşürülmüş ya da sermayenin çıkarına göre yeniden biçimlendirilmiştir. Halk oyunlarının modern dans haline getirilmesi, Semah’ın türkü bar ve TV’lerde gösteriye dönüştürülmesi, türkülerin aranje edilerek poplaştırılması, bakkalın süpermarket, berberin kuaför olması gibi öz nitelikleri bozularak topluma yabancı üretim ve topluma yabancı ürün haline getirilmiştir.

Bir anlamda popüler kültürparayla satın alınan paketlenmiş kültür oluyor. Bu nedenle bir paket çerez ya da bir şişe meyve suyundan farkı yoktur. Parasını vererek alabildiği kadarıyla tüketicinin malıdır. Toplumun kültür üzerinde daha fazla bir sahipliği yoktur. Hâkim olan eğlence, kullanma ve tüketmedir.Yani toplumsallığın üretildiği en temel alan olarak kültür, toplumun tükettiği ve tüketildiği bir alan haline getirilmiş bulunmaktadır.

Her malın, her yayın organı ya da her düşüncenin farklı bir hedef kitlesi, etkilemeyi amaçladığı bir toplumsal kesim vardır. Popüler kültürle yaşamın her anı ve alanı doldurulduğundan toplumun tümü hedeflenmekte ve toplum kitleleştirilmektedir. Popüler kültür sayesinde kapitalist modernitenin saldırılarından azade hiçbir toplumsal kesim ya da birey bırakılmamaktadır. Tam bir tüketim çılgınlığı geliştirilerek toplumlar sürüleştirilmeye çalışılmaktadır. Toplumun en dinamik, yeniliklere açık ve haksızlıklara karşı isyan yeteneğine sahip kesimi gençler olduğundan, bu saldırıların en güzide hedef kitlesi ve kurbanları ise gençler olmaktadır.

Popüler Kültür Saldırılarına Karşı Gençlik Nasıl Direnmeli?

Kürdistan ve Kürt halkı üzerinde dünyada eşi olmayan bir kültürel soykırım (özellikle de 13 Şubat 1925’ten bu yana) yürütülmektedir. En tehlikeli biçimde, kültürkırım düzeyinde yozlaştırma geliştirilmektedir. En önemlisi de Kürdistan gençliği bu büyük yozlaştırma harekâtının boy hedefi durumundadır. Kürdistan tarihsel toplumsal kültüründe rastlanmayan düzeyde anavatandan kaçış, sömürgeci egemenlerin diline sevdalanma, ulusal-toplumsal kimliğini inkâr, uyuşturucu kullanımı, fuhuş, kumar, egemenlere özenme, cinsel sapkınlıklar vb. sömürgeci egemenliklerin ajan kurumları eliyle son derece planlı bir biçimde geliştirilip yaygınlaştırılmaktadır. Zindanlar tarihte olduğu gibi günümüzde de ehlileştirme, asileri sömürgeci sisteme entegre etme merkezleri olarak rol oynamaya devam etmektedir.

Anaokulundan üniversitelere kadarki asimilasyonist eğitim kurumlarının hepsi Kürt ve diğer etnisetelere mensup çocuklarla gençleri Türkleştirmek, Araplaştırmak, Farslaştırmak için en ince ayrıntılarına değin programlanmış politikalar uygulamaktadırlar.

Okul dışı zamanlarda da bu politikaların aralıksız sürdürülmesi için internet kafeler, kafeler, parklar, sinemalar ve stadyum gibi yaşamın hemen her alanı özel savaş mevzileri olarak değerlendirilmektedir. TV dizileri, ‘sosyal programları’, magazin vb. ile aile ocakları bile sömürgeci ajitasyon ve propaganda bombardımanı altında tutulmaktadır. Tüm bunların eksik bıraktıklarını tamamlamak üzere spor, özellikle de futbol, sanat, özellikle de müzik ve reklamın her türü devreye sokulmaktadır. Zaten adı geçen tüm bu politikaların topluma yedirilmesinde kurumsal olarak reklam sektörü başrolü oynamaktadır.

Reklam popüler kültürün olmazsa olmazıdır. Algı yaratma ve yönetmenin en güçlü araçlarının başında reklam ve reklamcılık gelmektedir. Sanıldığının aksine toplumları siyasi partiler ve liderler değil, algı oluşturma ve yönlendirme tekelini ellerinde tuttuklarından daha çok reklam şirketleri yönetmektedir denirse, bir gerçeklik ifade edilmiş olur. Bu gerçeklik, başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesindeki seçimlerin dev reklam şirketlerinin yarışmasına dönüşmüş olmasıyla da kanıtlanmaktadır. Seçimlerde halkın tercihlerinden çok, algı yaratma ve algı yönetimi yöntemleriyle reklam şirketlerinin, sermaye ve iktidar tekellerinin istedikleri parti ve liderler halka seçtirilmektedir. Reklam sektörü en çok kar sağlamasının yanı sıra, siyasi iktidarları kontrol altında tutmakla da öne çıkmaktadır.

Reklam projesi oluşturulurken, ‘algı farkı yaratma’ felsefesiyle hareket ederek sonuç alabiliyorlar. Temel yöntemleri, tüketiciye bu markada benden bir şeyler var, beni anlıyor, benim gibi düşünüyor” duygusunu vermektir. Tüketici kesimde bu algıyı yarattıktan sonra istediği gibi yönlendirebilir. Ekonomi, sanat, spor, barınma, ulaşım, cinsellik; yani yaşamla ilgili akla gelebilecek her şey popüler kültürün nesnesi olarak değer bulur. Sistemi meşrulaştırdığı oranda değerlidir.

Asıl önemlisi konunun ideolojik boyutudur. Toplumun günlük olarak kendini ve kendine ait olanı kendine,yaşam tarzı ve tarihine uygun olarak üretebilmesi popüler kültür yoluyla engellenmektedir. Dahası, kapitalist modernite sürecinde toplumlar ve kültürler tarihsel üretim biçimleriyle birlikte yok edilmektedir. Modern üretim yöntemleri ve araçlarıyla (endüstriyalizm ve kitle iletişim araçları-medya) topluma ait tüm yerellikler tarihten silinmektedir. Bir yandan son derece planlı-programlı bir çabayla yerellik yok edilirken, diğer yandan ise sistemin propaganda araçları ve sözcüleri yerelleşme ve yerel değerlerin korunmasından bahsedebilmektedirler.

İdeolojik ve siyasi olarak yerelliği, toplumların özyönetimi bilincini ve uygulamasını yok ederek yaşam bulan kapitalist modernist sistem, en çok kadını ve gençliği reklam sektörünün nesnesi olarak kullanmaktadır. Gençliğin hep doğruyu, iyiyi, güzeli, yeniyi arayan ve ulaşmak için mücadele etme potansiyelini reklam sektörü kaldıraç gibi değerlendirmektedir. Yarattığı algılarla da gençliğin geleceğinin sanal dünyada olduğunu yaymaya çalışmaktadır. Hak, adalet, özgürlük, eşitlik gibi ülküler uğruna mücadele ile ahlaklı-erdemli insan olmaya çalışmanın, bunun yol ve yöntemlerini aramanın beyhude, geri/gerici tutumlar olarak yansıtmak için büyük çabalar sarf etmektedir. Bu çabalarla gençliği ne ölçüde etkileyebilmektedir? Bu sorunun yanıtı gençliği sosyolojik bir gerçeklik olarak iyi tanıyarak verilebilir.

Gençlik, demografik olarak çeşitli yaş grupları biçiminde tanımlanmaya çalışılmaktadır. Sosyolojik bir kesim olarak, tarihsel toplum ve kültür bağlamında değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Gençlik toplumsal bir formasyondur. Gençlik, salt biyolojik özelliklerden çok, toplumsal özelliklerini yaşayan ve yaşatanları tanımlar. Gençlik toplumun en dinamik, öğrenmeye ve dolayısıyla gelişmeye en açık, toplum aleyhine içeriden ve dışarıdan her türlü saldırıya karşı özsavunma yapmaya, isyan etmeye meyilli olan kesimdir. Dolayısıyla, toplum karşıtları için ciddi bir tehlike potansiyeli oluşturan ve pratik olarak da toplumun öncü gücüdür.

Toplum ve kültür karşıtlığını sistematize eden Kapitalist modernite için tehlikeli olabilecek toplumun bu en aktif kesiminin etkisizleştirilmesi, dahası sermaye ve iktidar tekellerinin amaçlarının gerçekleştirilmesinin hizmetine koşulması için ellerinden gelenin fazlasını yapacaklarına kuşku yoktur.

Popüler kültürün üretilmesi sürecinde gençlik, özellikle de genç kadın yıldızlaştırılarak, vücudunun her parçasına ayrı bir rol yükleyip ayrı bir fiyat biçilerek tam bir nesne haline getirilmektedir.Toplum bu üretim sürecinin dışında bırakılmaktadır. Çoğunluğun beğenerek istediği iddiasıyla piyasaya çıkarılan kültürel ürünler toplumsallıkla ve toplumun ölçüleriyle bağlantılı değildir. Bu ürünlerin içeriği ve mesajlarına bakıldığında bu durum daha net anlaşılır. İçerik ve mesajlarında cinsiyetçilik, devletçilik, iktidarcılık, milliyetçilik, bilimcilik, dincilik, kadercilik, karamsarlık, belleksizlik, rekabetçilik, taklitçilik, tüketicilik, egemenlere benzeme, onlara hayranlık duyma, kıskançlık, erotizm, pazarlamacılık, gösterişçilik, biçimcilik, köşe dönmecilik, amaca ulaşmak için her yolu mubah görme, bana necilik ve daha buna benzer yığınla özellik esas temaları oluşturmaktadır. Toplumun on binlerce yıl boyu lanetlediği, Kutsal Kitapların ve dinsel metinlerin haram saydığı özellikler özenilecekkişilik özellikleri haline getirilmektedir.

Popüler kültür kimi zaman sisteme dönük eleştiriler de içermektedir. Ancak bu eleştiriler sistemin özüne ve yapısallığına dokunmamaktadır. Sistemin alternatifini de önermemektedir. Bu eleştiriler aslında sisteme duyulan toplumsal öfkenin yumuşatılması, statükonun savunulması ve meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir. Bir başkadeyişle toplumun öfke ve tepkisinin sulandırılması, direniş yerine muhalefet, isyan yerine protesto ikame edilmesine çalışılmaktadır. Özünde toplumun değişim arayan devrimci duygularının saptırılmasıdır. Bununla da anormal olanı normalleştirmek, sapkın olanı asıl gibi göstermek, toplumsal vicdan ve ahlaka karşıtlık içeren her şeyiise popülerleştirilip kabul edilebilir hale getirmek istemektedirler.

Diğer yandan gençlikte en üst temsilini bulan verili olanı sorgulama, yeniyiarama, haksızlığa/yanlışa tavır alma, zulme karşı direnme, bireyciliğe karşı toplumculuk, farklılıklara saygı, ilkeli ve değerlere bağlı olma gibi asıl toplumsal değerler gözden düşürülmeye çalışılmaktadır. Sonra da bu özelliklerin yanlış, kötü ve uzak durulması gereken tehlikeli ve geri özellikler oldukları ilan edilmektedir.

Devrimcilik, örgütlenme istemi, sömürgeci politikalar ve devletin zulmüne karşı direnme, Kürt Özgürlük Hareketi’ni olumlama, gerilla, grevci işçiler, hak arayan emekçiler, cinsiyetçiliğe ve bunun devlet eliyle yürütülmesine karşı direnen kadınlar, askere gitmeyi reddeden gençler, kayıp anaları vb. bu tehlikeli duruşlar ve sahipleri olarak gösterilmektedir. Bunlar popülerleştirilmez, aksine gayri meşru ilan edilir, değersiz gösterilmeye çalışır.

Değer ve değerli olan nedir? Sistemin öne çıkardığı ve popüler hale getirdiğidir. Popüler olan nedir? ‘Halkın tuttuğu ve sevdiği’ olarak ilan edilendir. Popüler olmayansa, “Halkın tutmadığı ve sevmediği” denilenlerdir. Dikkat edilirse, popüler olan ve olmayan, kıymetli ya da kıymetsiz olan şeyler hep sistem tarafından belirlendiği halde, sanki halk tarafından belirleniyormuş gibi sunulmakta, böylece iktidarın istediği ve belirlediği şeyler halka mal edilmektedir. Gençlik söz konusu olduğunda ise bu politika çok daha incelikli olarak uygulanmaktadır. Bu belirlenim tarzını gençliğin tarzı olarak kabule, dahası teorize ederek savunmaya hazır satın alınmışlar da her zaman el altında bulundurulmaktadır.

Sermaye ve iktidar tekelleri yönlendirdikleri, içeriğini, hedeflerini ve amaçlarını belirledikleri kültür endüstrisiyle popüler kültüre damgalarını vurmaktadırlar. Bu nedenle popüler kültür sorunu aynı zamanda kapitalist modernist sistem ile halklara karşı yürütülen kültürel soykırımı da içeren küresel bir sorundur. Yani popüler kültür,küresel hegemonik özel savaş merkezlerinceesasları, hedefleri, yöntemleri, araçları belirlenen ve planlanarakuygulanan büyük bir kültürkırım ve toplumkırım hareketidir.

Bu büyük kültür ve toplumkırım politikalarının hedefi tüm toplum olmakla birlikte, birincil ve en başta geleni gençliktir, kadındır. Ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelelerinde kadın ve gençliğin öncü olmalarının temelinde de bu gerçeklik vardır. Küresel sermaye ve iktidar tekelleriyle bölgesel hegemonik güçlerin büyük bir pervasızlıkla uyguladıkları bu kültürkırım ve toplumkırım politikalarını boşa çıkarmak, etkisiz kılmak; daha da önemlisi onların yerine halklarımızın farklılıkları temelinde eşitlik, özgürlük ve gönüllü birlikte yaşamını ören çalışmaların geliştirilmesi olacaktadır.

Gençlik, kapitalist modernitenin göz alıcı ambalajlar içinde sunduğu sanal cenneti, insanlıktan çıkarıcı büyük yalana dayalı yozlaşmayı ve tüm biçimleriyle popüler kültürü reddetmeli; onun sunduklarının tersini yaparak özgün, otantik olana yönelmelidir. Kapitalist modernite ve onun meşrulaştırıcı aracı popüler kültüre karşı en güçlü direniş yerele, özgün olana, her şeyin aslına yönelmek biçiminde başarıya ulaşabilir ancak.

Halkların diline ve kültürüne karşı en ufak bir karşıtlık ya da düşmanlığımızın olması mümkün değildir. Sömürgecilerin zoraki asimilasyon politikalarıyla dilimizi unutturmak ve kendi dillerini zorla benimsetmek istemeleri halkların dillerine karşı bir düşmanlığın gerekçesi olamaz. Bir o kadar ısrarla belirtmemiz gerekir ki, yaşamın her anı ve alanında anadilimizietkin olarak kullanmak da ertelenemez ve hiçbir gerekçeyle savsaklanamaz hakkımız ve görevimizdir. Anadiline bile sahip çıkamayanın hiçbir şeye sahip çıkamayacağı kanıt gerektirmeyecek kadar açıktır.

Sömürgeci egemenlerin ekonomik, sosyal ve siyasal olarak Kürdistan’ı insansızlaştırmak amacıyla mecburi iskan, sürgün, ekonomik nedenlerle göç ve en son 37 yıllık savaş sürecinde köylerimizi yakıp yıkarak anavatanla bağımızı koparmaya çalışmaları nedensiz değildir. Bu nedenle de, düşmanlarımıza inat Anavatana tutku düzeyinde bağlanmak esastır. Yurtseverliğin olmadığı yerde ne onur, ne sosyalizm ne de insanlık vardır. Sömürgeciliğe karşı büyük bir öfke duymadan güçlü bir mücadele içine girmek mümkün değildir. Düşman kavramını güncellemek, dostumuza dost, düşmanımıza da tam düşmanlık yapmak durumundayız. Türk, Arap, Fars toplumları ve tüm komşu halk topluluklarıyla farklılıkları temelinde eşitlik, özgürlük ve gönüllü birlikte yaşamın geliştirilmesi için üzerimize düşen tüm çabaları sergilemeli. Ancak, egemen sömürgeci rejimlerin de ortak düşmanımız olduğu gerçeğiyle mücadele geliştirmemiz gerektiği açıktır. Bunun da yoluyurtseverliğe iman derecesinde bağlanmaktan geçer.

Popüler kültürün asıl etki alanları, merkezi kentlerdir. Bu tespitten kırsalın etkilenmediği anlamı çıkarılmamalıdır. Ama başat olduğu alan kentlerdir. Kentler toplumsallığın, otantik kültürel değerlerin yutulduğu alanlardır. Türk egemenleri ve sözcüleri sık sık ‘En büyük Kürt kenti İstanbul’dur’ derler. Bunu da Kürtlerle Türklerin ne denli iç içe geçmiş olduklarını kanıtlamak için söylerler. Biz rahatlıkla ‘En büyük Kürt mezarlığı İstanbul’dur’ diyebiliriz. Kürtlüğün adı, dili, kültürü, toplumsallığı ile öldürüldüğü, yok edildiği en büyük çukurdur İstanbul. 4500 kadar köyümüzün yakılıp yıkılmasının stratejik hedefini doğru tespit etmemiz yaşamsal önemdedir. Köylerinden kaçırtılan insanlarımız başta yakın çevredeki kasaba ve şehirlere, giderek Türkiye’nin metropollerine göçmek zorunda kaldılar. Tüm birikmiş değerlerine el konulmuş halde sürgüne gönderilen milyonların açlıkla terbiye edilerek sömürgeciliğin kölesi olacağı hesaplanmıştı. Varoşlarda NAN’a muhtaç olacak insanlarımız en tortu işlerde karın tokluğuna her işe koşturulacaklardı.

Bu durumda yapılacak en doğru şey, 3 milyonu aşan insanımızın köye dönüşlerini örgütlü tarzda gerçekleştirmektir. Gençlik özellikle de bu konuda belirleyici bir rol oynayabilir, oynamalıdır. Yakılıp yıkılan köylerin yeniden inşasında, korunmasında ve komünal-ekonomik ve ekolojik yaşamın inşasında aktif olarak yer alabilir, almalıdır. Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa stratejisinin yaşam bulması da gençliğin bu rolünü oynamasına bağlıdır.

Popüler kültürün panzehiri otantik kültüre sadık kalmak, güncellemek ve yaşatmaktır. Halklarımızın folklorunun güncellenmesi; yok olmaya yüz tutmuş çîroklarının, klamlarının, destan ve serhildan yaşanmışlıklarının gün yüzüne çıkarılması popüler kültürün önünü alacak ilk adımlar olarak değerlendirilebilir. Yaklaşık 40 yıllık mücadele ile yaratılan değerlerin roman, destan, şiir, deneme ile edebiyatının; tiyatro, sinema, müzik, resim, heykel vb. ile devrimci sanatını geliştirmek devrimin olmazsa olmazı olarak ele alınmalıdır.

İçeriden ve dışarıdan, nereden ve kimlerden gelirse gelsin mücadelenin kazanımlarına, halkımızın ulusal demokratik hak ve özgürlüklerine dönük her türlü saldırıya karşı, saldırının niteliğine bağlı olarak yaşamın her anı ve alanında öz savunmayı geliştirmek yaşama hakkını kazanma ve kullanmanın yegâne yoludur. Kürdistan’da yürürlükte olan sömürgecilik dünyanın en vahşi, en kural tanımaz, en katliamcı, en soykırımcı rejimlerince uygulanmaktadır. Hitler’e bile ilham kaynağı olmuş soykırımların mimarı bir anlayışın -beyaz yeşil renkleri dahil- hala iktidarda olduğu rejimler altında insan onuruna uygun bir yaşam öz savunmasız mümkün değildir. Bunun da başat öncü gücü gençliktir.

Popüler kültüre karşı en güçlü duruşun nasıl olacağı mücadele tarihimizde abideleşmiş şehitlerimizle somutlaşmıştır. Başta Şehît Ali Çiçek, Şehît Sefkan, Şehît Mizgîn, Şehît Selçuk, Şehît Delîla, Şehît Erdal en güçlü savaşım abideleri olarak gençliğin yol göstericileridir.

Önder APO ‘Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü’ (Kültürel Soykırım Kıskancında Kürtleri Savunmak) adlı eserinde Derwêşê Ebdî’ye hitaben yazdığı dizeler aslında tüm gençlik için bir çağrı niteliğindedir. Kürdistan’ın tüm gençleri, Derwêş ve Edûlêleri Önderliğin istediği mekanlarla buluşarak arınmak, arınarak yücelmek ve dönemin görev ve sorumluluklarına sahip çıkmak durumundadırlar. Her kuş kendi sürüsüyle uçar denir. Kürtçe de ise ”Her gîha li ser koka xweşîn dibe!” deyimi önemlidir. Kürdistan gençliğinin de kökü, Kâbe’si ülkesidir. Nan’ın Ülkesine, kültürleşmenin, toplumsallaşarak insanlaşmanın kaynağına dönmek, doruklarda kartal gibi süzülmek ve şahin gibi dalışlar yapmak varken, kapitalist modernitenin izbelerinde sürünmek niye?